1 Mayıs 2017 Pazartesi

SALIMTRAK- Nerede O Eski Bloglar?

En son ne zaman buralara uğradım? 
En son ne zaman blog komşularımı ziyaret ettim? 
Sahi eskiden blog komşuluğu vardı; blog arkadaşlığı, okuma arkadaşlığı, mektup arkadaşlığı...

Zaman geçtikçe unuturduk olduk bütün bunları. Sadece bunları desem yalan olur. Kendimizi unuttuk. Tam olarak insanlığımızı... Peki ama nerede? 

Tam da bugün. Sosyal medya hesaplarında!

Şimdi dönüp her şeyin başladığı yere dönersek sorunu çözemez, kendimizi kedinin oynadığı o yumağın içerisine atmış oluruz. Halbuki gün ve gün kendimizi bu kaosun içerisine sürüklerken hiçbir etki altında kalmadan kabul ettiğimiz hesaplarımız gün geldi bizi oradan oraya sürükleyen tasmalarımızın ucunda kaldı. 

Şimdi dönüp neden bunları anlattığımı merak ediyorsanız eğer; sizlerin de bilinçsizleştiği şu günlerde sosyal medya bağımlılığından bahsetmek istiyorum. İşin sağlık, radyasyon boyutundan çoktan terfi ederek psikolojik rahatsızlık haline gelen boyutuna değinmek istiyorum. Poyraz Karayel izleyenleriniz bilir; Zülfikar'ın bu sistem konusundaki yakınmaları ekran karşısında izleyenlerin hayatlarından alınma bir hayat dersi niteliğini taşıyordu. Yani tam olarak önce sizi muhtaç edip sonra size çözümü sunan bir sistemin içerisinde yok olmaktayız...

Keşke sadece bununla bitse. Ama bitmiyor. İhtiyaç dışı veya gelir dışı harcamaların kaynağı sosyal medya. İhtiyacından fazlasına göz gezdirmeye meraklı bu insanoğlu yine bu noktada tuzağa düşmektedir. 

Özellikle son günlerde hayli popüler olan makyaj ve gezi kanalları insanları olduklarından daha aciz hissetmelerini sağlamaktadır. Size satılan göz altı kapatıcısının aslında göz altlarınızı nasıl morarttığının farkında bile olmazsınız. Çünkü X kişisi bunu önermiştir. Başka bir şeyi değerlendirmek gerekir ise, bugün Amsterdam gezen çiftimiz haftaya Paris'e gidiyor ondan sonraki hafta şuraya sonra başka bir yere. Herkes (ben de dahil) bu insanlara imrenerek bakıyor ve yıllık 14 iş günü alabileceğimiz izinlerimiz için arayışa geçiyoruz. Zaman zaman 'değirmenin suyu'nun nereden geldiğini düşünüyoruz. Ve zamanla fark etmeden kendi hayatımızın nimetlerinden soğuyup normal şartlarda stabil süren hayatımızda mutsuz olup depresyona sürükleniyoruz. 

Şimdi arkamıza dönüp baktığımızda eskiden blogların meydan okumaları, okunan kitap yorumları, blog komşuluğunun şimdilerde bir hayli azaldığını görüyoruz. Eskiden beğendiğimiz gönderilerin altlarına güzel sözler, takdir, tebessüm bırakırken şimdilerde kin, nefret, normal hayatta sosyal anlamda sıfır olan bireylerin istilalarına şahit oluyoruz. Zaman zaman (özellikle Youtube'da) bana denk gelen saçma sapan yorumları gördükçe sinirleniyorum. Daha sonradan bu insanların hayatlarının bir yerlerinde ezildiklerini düşünüyorum. Hayatta buna hep inanmışımdır. Yemek yemek için bir yere gittiğinizde insanların garsonlara davranışlarından, pazardaki satıcılara davranışlarından, esnafa davranışlarından, doktora,sucuya hatta ve hatta hayvanlara davranışlarından bile bunu anlayabilirsiniz. 

Bakın yine gerçek hayat örneklerine daldım bile. Bunlar hep buralara özlemden. Vakti zamanı insanlar bu denli nefret ile dolmadan, birbirimizi kırmaya korkar olduğumuz, çöp toplayanlara kolay gelsin denilen, su alırken teşekkür edilen, çarpışıldığı vakit de özür dilenen, metro çıkışında kedi köpeklere dahi günaydın dediğimiz o günlere özlemden sevgili okur... 

Sahi dönemez miyiz buralara? 
Yarın daha çok bir şeyler okuyup daha az telefon kullanamaz mıyız?
Blog meydan okumaları yapamaz mıyız? 


Umudumuzu kaybetmeyelim...
Umut belki yarında gizlidir. 

Hoşça bakın zatınıza! 


28 Ocak 2017 Cumartesi

KİTAP YORUMLARI#16- HASAN ALİ TOPTAŞ/ KUŞLAR YASINA GİDER

Herkese kocaman merhaba sevgili edebi dostlarım,

Sussam olmuyor susmasam olmaz adlı şarkıdaki durum şu an benim durumum ile bağdaştırılabileceği için daha fazla dayanamayarak bu yazıyı hazırlamaya karar verdim. Gerçi yarın da bir video çekeceğim ama yine de yine yine yeniden bloguma hoşgeldiniz!!!!

Merasimi geçtikten sonra sözüm ona bu kitaptan bahsedeceğim sizlere. Daha ilk görüşte aşık olduğum, içimde okumam için hisleri ayaklandıran daha baskıdan yeni çıkmışken karşılaştığım bir kitap: KUŞLAR YASINA GİDER.

Olayı baştan belli olan kitaplarda okuru diri tutmak şu edebiyat dünyasında mümkün olduğu ölçüde zor. Bu bağlamda yazarın yaptığı tam da bu olayı harika bir şekilde başarıp okuyucuyu kendi ruhundan vurarak yumuşak dili ile kendine hayran bırakmak... Kitabın yorumuna başladım belki ama yazar hakkında da izniniz ile birkaç şey söylemek isterim. Zira hayatımızda böyle mütevazi yazarlara çokça rastlamak mümkün değil. Belki bunu soğukluk olarak algılayan bir kesim vardır ama fuar dolayısı ile kendisi ile sohbet etme fırsatına eriştiğimde anladım ki, Hasan Ali Toptaş'ın hayattaki yegane emeli kendi içine sinen ve tam da buna paralel okurlar taşımak. Tabir etmem gerekir ise fuarda kıyamet gibi sattı bu kitap. Belki yeni çıktığı için belki imza için belki de gerçekten yazarı benimseyen okuyucuların hevesi için. Lakin kendisini tanıdıktan sonra şunu söyleyebilirim ki yazarın en değer verdiği şey 'Huzur'. Nereden mi öğrendim? Kitap(lar)ımı imzalarken söyledi. Huzurlu bir gelecek diledi. Hayran hayran bakarken gülümseyerek;
- Hayattaki en önemli şey huzur değil mi zaten? dedi. İşte o an kalbimi çalan sadece kitabı değil mütevazi kişiliğinin de olduğunu anlamış oldum.

Kitaba geri dönersek, bu kitabı tek okuduğunuzda algılarımız bir baba-oğul romanına doğru ilerliyor. Fakat şu an Harfler ve Notalar kitabını okuduktan sonra bu kitabın otobiyografik bir roman niteliği taşdığını düşündüm. Daha sonradan ise yazarın bir röportajında bahsettiği not aklıma geldi. Yazar söylemediği sürece o otobiyografik roman olarak adlandırılamazmış.

Doğu'nun Kafkası olarak yakıştırılan yazar bu kitabında analodoluyu sakin ve huzurlu bir dille betimlemiş. Temelinde beklenen sona yaklaşılan fakat bu süre zarfında da okura anlattıkları ile gözyaşlarını tutmaması için elinden geleni yapmış adeta. Herkesin kendinden, hayatından, babasından, dedesinden bir şeyler bulacağı bu kitapta yazar adeta bir resmi okura hissettirmiş. Ankara- Denizli arası geçen roman, içten içe kalbinizi sızlatacak cinsten olmuş anlayacağınız...

Hala okumadıysanız ölmeden önce okunacaklar listenize edinin bir tane.

Hoşça bakın zatınıza!

26 Aralık 2016 Pazartesi

SALIMTRAK- YAZ SAATİ İLE ÜLKEDE KARANLIĞIN ELLİ TONU

Herkese Yeniden Merhaba, 

Uzun zaman oldu yazmayalı. Ama artık döndüm. En azından Salımtrak yazıları ile her hafta sizlerle olacağım. Malumunuz bu aralar hayatımızın orta yerine küt diye düşüveren şey: Yaz Saati Uygulaması. Tasarruf amaçlı yapılan bu uygulama olsa olsa insanların mutluluklarını çalan bir hadise olmalı. Ülke olarak karanlığın elli tonunu yaşıyoruz resmen.

Mesela birinci tonu, sabahın 6.30 tonu. Özellikle işe gitmek için evden çıkan insanların yakalandıkları şey. Zaten kadın olmanın zor olduğu şu toplumda sabahları minibüse otobüse çıkarken sürekli birinin el sallaması gerekiyor. Yahut yürürken sürekli arkanda bir şeyler varmış gibi hissediyoruz. Ardından toplu taşımada kafanı cama yaslayıp kelebekleri evrene salarak havanın aydınlanacağına dair bir umut yeşeriyor içimizde. Ama nafile işte o anda başka bir tona geçiyor. Saat 8:15 suları, işe, okula tam gireceksin bir ümit hala havaya bakıyorsun. Aydınlanır ise mutlu olacakmış gibi. Ama o da nafile. Böyle Lacivert siyah karışık bir renkle havayı uğurlayıp o kapıdan giriyoruz.

Eğer çocuksanız tenefüse çıkarsınız. Çalışan iseniz de yemeğe çıktınız çıktınız, yoksa bir daha yüzü suyu hürmetine o aydınlığı göremezsiniz.
Saat olmuş 17:30 suları. Etrafta koşuşturan insanların olduğu, öğrencilerin vizeleri, finalleri, yarenlerin birbirini, annelerin evdeki yemekleri, benim gibilerin de acaba bu trafikte eve kaç saatte varırım gibi düşündükleri saatler... Yine sabahki karanlığı andıran bir şey. Sonrası hep karanlık...

Şaka bir yana bu karanlık işine bozulsam dahi bu sabah yaşadığım şey beni kendime getirdi. Cevizlibağ'da metrobüsden inip hızlı adımlarla köprüyü çıkıyorum. Sol taraftan çıkıyorum ki servise bineceğim. Tak! Birine çarptım hızla çıkarken. Tam döndüm özür dileyeceğim, bir baktım benim yaşlarımda, tahminen kanser tedavisi görmekte olan genç bir kız. Zorla tutunduğu merdivenleri yavaş yavaş çıkıyor o karanlıkta. Gözünü kısa kısa bakıyor, çünkü saat 8:10! Ama her yer karanlık. Belki de doktora gidiyor(ki muhtemelen,tramvay Cerrahpaşa,Çapa vs). O sabah kalkmış ve hayatta sadece sağlıklı olma umudu ile bugün kendini biraz daha iyi hissetme umudu ile. Tırmandığı şey sadece bir köprü iken beni kendime getiren bir şey oldu. Hayat devam ederken o orada sadece insanların koşarak geçtiği bir yerde ayak bağı olup yavaş ilerleyen bir kız gibi görünse de yüz bin kitapta olsa öğrenemeyeceğim bir hayat dersi verdi bana: ŞÜKRETMEK!
Her gün kalktığımız, hazırlanıp çıktığımız hayatımız var. Belki bunları aydınlık bir dünyaya uyanıp yapsak daha mutlu olacağız. Ama kendimizden geçtim. Her sabah hayata inanarak uyanan, iyileşmek umudu ile uyanan yahut öleceğini bile bile yaşamaya devam eden insanların var olduğunu bilerek onları karanlığa niye mahkum edelim? Tertemiz bir havada gün ışığı görme imkanlarını neden ellerinden alalım ki?! İşte şimdi daha çok kızıyorum bütün bu saçmalıkların düzenlenmesine. Sırf o kız aydınlıkta yola koyulsun diye her şeye herkese katılıp şu yaz saati uygulamasını eleştiriyorum.

Yine de kendim için,
Ülkemdeki kadınlar için,
Gece bekçileri için,
Okula giden çocuklar için,
Sokakta yatan onca insan için,
Ama en çok da o kız için!

Bitsin şu yaz saati uygulaması...

Daha aydınlık yarınlara...

Haftaya görüşmek üzere,

Hoşça bakın zatınıza!

19 Ekim 2016 Çarşamba

VE BEKLENEN SONUÇ: KÜRK MANTOLU MADONNA!

Herkese Merhabalar,

Bugün burada kayda değer okuyucuların iç sesi olarak yazmaya çalışacağım.

Geçtiğimiz günlerdeki Kürk Mantolu Madonna olayına hepimiz şahit olduk. Kendi adıma bu olaya çok da şaşırmadığımı belirtmek istiyorum. Çünkü bu kitap bizim milletimizce benimsenmiş bir oyuncak. 

İşin köküne inmek gerekir ise; bizim sosyo-kültürel seviyemizde çok kitap okumak garip ve lüks karşılanır. Oysa insanoğlu günde bir paket sigaraya 10 TL, gerektiğinde bir çaya 5 TL, ve hatta dahası ve katlarını olur olmaz şeylere harcar lakin iş kitaba gelince bunu lüks olarak nitelendirir. Toplumumuzda asıl büyük sorun ise hayatında okuduğu kitap sayısı 5'i geçmeyen insanların popülaritede hayatını kitaba adayan insanlarla alay etmesidir.

Asıl konumuz olan Kürk Mantolu Madonna'ya geldiğimizde ise yazarının Sabahattin Ali diye biliyoruz. Bu kitap biraz önce bahsettiğim gibi halkımız tarafından bir entellektüellik derecesi olmuştur. Kime sorsanız KÜRK MANTOLU MADONNA der, lakin kimse Sabahattin Ali'nin İçimizdeki Şeytan, Canım Aliye Ruhum Filiz kitaplarının en az onun kadar güzel ve değerli olduğunu bilmez. Çünkü piyasası yoktur. 

Başka bir konuda da bu rezilliği televizyonda yaşamış olmamız tamamen bir tesadüftür. O insanı gözümüzde büyütmeyelim çünkü o bu milleti temsilen ekranda. Siz onunla dalga geçerken hiç düşündünüz mü televizyon başında kaç insan kitabın ismindeki Madonna'nın şarkıcı Madonna olmadığını bilmiyor? Bence izleyici kitlesinin en az %10'u. Bize iyi oldu ama toplumca absürt programları baş tacı ederiz ama bilimsel gerçeklere kendimizi kaparız. Televizyonda bir haber görsek milletce ayıplar amaan Allah korusun deriz. Adamlar buluş yaparlar ama biz günah deriz. Hala ülkemizde evrimi tartışan bir yığın insan var. Neyse konumuz bu değil, ama burada söylemek istediğim bilimsel programlar yerine Ayşe'nin Nuriye'nin baklava açtığı programları reytinge doyurursak bazı sonuçlara da şaşırmaya hakkımız yok bence.

Bütün bunlardan sonra diyebilirim ki GÜLMEYİN.Çünkü gülen ve dalga geçen insanların bir çoğu daha Sabahattin ALİ'nin kim olduğunu bilmiyor. Ve bu olaydan sonra en güzeli biz iyi okuyucuların bizleri eleştirenlere nidalar savurabilmesidir. Ve son söz olarak diyoruz ki : Az lüks çok kitap doğurur UNUTMAYIN! :)

Ve hoşça bakın zatınıza! 

11 Ekim 2016 Salı

İSTANBUL COFFEE FESTIVAL 2016



Uzun bir aradan sonra herkese merhabalar! 



Ha yazdım ha yazacağım diye aylardır el sürmediğim bloguma an itibari ile el atmış bulunuyorum. Birkaç yazı sonrasında minimal yaşam hakkında nidalar savuracak olan bendeniz, bu yazıda coffee fest'de çılgınca nasıl eğlendiğimden bahsedeceğim :)

Öncelikle 2 senedir bu etkinliğe katıldığımı belirtmeliyim ki karşılaştırma yaptığımda haklı gerekçelerim olsun.

En baştan başlamak gerekir ise kahveye olan merakımdan bahsetmeliyim.

Yaklaşık 2 senedir süregelen bir heyecan var içimde. Tam olarak kahve heyecanı olarak adlandıramasam da Book&Coffee tanımında bir mekan açma hayali ile yanıp tutuşmaktayım. (Evet! Moleküler biyoloji ve genetik okudum! Neyse akademik hayattan vazgeçiş hikayemi herkesi rezil ede ede deşifre ede ede başka bir yazımda anlatacağım :)) Kısa vadede pek mümkün gözükmeyen bu neden beni İstanbul'daki 3.nesil diye tabir edilen kahve dükkanlarını incelemeye itti. Birkaç yer gezerek hevesime evde devam etmeye karar verdim. Çünkü artık dışarıda içtiğiniz çoğu kahveyi evde yapabiliyorsunuz. Bütün bunları düşünürken geçtiğimiz sene festival bileti aldım. Arkadaşlarımla gittiğim 2015 festivali, Haydarpaşa Garı'nda yapılmıştı. Bir kere yer olarak benim kalbimi çalmıştı. Lakin pek bir festival havasında değildi. Ortamın derinliği maalesef ki bu yönden enerji katamamıştı. 2016 festivaline ise Küçükçiftlik Park ev sahipliği yaptı. Ulaşım bakımından her ne kadar da geçen seneyi özlesem de festival gibi festival demek için buranın daha uygun olabileceğini söylemeliyim.

İstanbul'da yaşam farklıdır mesela bir İzmir gibi değildir. İzmir'de sıkıldığınızda 2'şer saat aralıklarla mükemmel bir hafta sonu tatili yapabilirsiniz. Lakin İstanbul tam bir rutin hayat şehridir. Haftanın 5 günü ömründen ömür alır o 2 güncük tatilde de garibim İstanbul insanı kendini festivallere yahut aktivitelere atar. Siz ona yüz lira deseniz de gelir. Böyle de gariptir... 


Neyse, işte bu insanlardan 2 kişi olarak festivale Pazar sabahı teşrif ettik. Girer girmez Workshop alanına yöneldik çünkü geçen sene Starbucks'ın sleeve tasarım workshop'unda aşırı bir yoğunluk vardı. Hatta tasarladığım sleeve herkes tarafından beğenilerek sosyal medyada Starbucks Turkiye ile iletişimimi sağladı. Bu sene de aynı heyecanı bekledim ama lakin bulamadım. Coffeerem hesaplı sosyal medyada bir hayli ünlü olan İrem Hanım ile instagram için nasıl fotoğraf çekeriz gibi bir şeydi konusu. Normalde de az biraz bildiğimiz bir şeydi ama neyse :) Benimki çoğu kişi tarafından beğenildi ve fotoğraflandı.

Tam bunun için moralim bozulmuş iken 'Discover How Creativity Reinvents Classics isimli workshop'a katıldık. Ola Perrson! Bu ismi bence araştırın. Kendisi inanılmaz enerjik ve Nestle'nin master baristası. Enerjisi ile ve workshop sonrası harika sohbeti ile tam anlamı ile hayran oldum. Küçük bir hatıra olsun diye ve aynı zamanda yaşına rağmen enerjisini ve yakışıklılığını bir görün diye resim eklemek istedim :)


Verdiği birkaç tarif ile yapacağım kahvelerimi kendim de bir şeyler ekleyerek sizlerle de paylaşabilirim.

 Bütün bunların yanında Kuru Kahveci Mehmet Efendi en büyük standlardan birine sahipti. Söylemeden edemeyeceğim; fuarın en eğlenceli yanı çoğu firmanın oyun, yarışma vb. şeyler yapmasıydı. Mesela Caribou Coffee dilek duvarı gibi bir şey tasarlamış. 


Ve son olarak olası kahve festivale gitmeniz için nedenler:

- Kahveye doymak
- Sohbet muhabbet etmek
- İlkokul çocuğu gibi kağıda bir şeyler yapıştırıp tasarım yapmak
- Bedava ürün toplamak
-Gerçekten iyi bir kahve ekipmanı almak
- Bir sürü komikli fotoğraf çektirmek
- Amaaan hiç biri bana göre değil, alırım ben bir biramı otururum çimlere az müzik dinler sohbet ederim - diye düşünürseniz gidebilirsiniz.

Yahut aman yaşlandım be İlgicim kafam kaldırmaz benim o kadar insanı hem zaten napalım böyle aktivitelere para dökmeyi derseniz de gitmeyiniz :)


İşte öyle sevgili okur... 

Bu kel kör İstanbul insanına ne derseniz koşar. 

Makarna festivali, kahve festivali, çikolata festivali... 

Şükür ki aman eksik kalmayalım diye bunu da atlattık. Sırada ne var İstanbullu!? Kendini nerelere atıyorsun? 


Hoşça bakın zatınıza! :)