26 Aralık 2016 Pazartesi

SALIMTRAK- YAZ SAATİ İLE ÜLKEDE KARANLIĞIN ELLİ TONU

Herkese Yeniden Merhaba, 

Uzun zaman oldu yazmayalı. Ama artık döndüm. En azından Salımtrak yazıları ile her hafta sizlerle olacağım. Malumunuz bu aralar hayatımızın orta yerine küt diye düşüveren şey: Yaz Saati Uygulaması. Tasarruf amaçlı yapılan bu uygulama olsa olsa insanların mutluluklarını çalan bir hadise olmalı. Ülke olarak karanlığın elli tonunu yaşıyoruz resmen.

Mesela birinci tonu, sabahın 6.30 tonu. Özellikle işe gitmek için evden çıkan insanların yakalandıkları şey. Zaten kadın olmanın zor olduğu şu toplumda sabahları minibüse otobüse çıkarken sürekli birinin el sallaması gerekiyor. Yahut yürürken sürekli arkanda bir şeyler varmış gibi hissediyoruz. Ardından toplu taşımada kafanı cama yaslayıp kelebekleri evrene salarak havanın aydınlanacağına dair bir umut yeşeriyor içimizde. Ama nafile işte o anda başka bir tona geçiyor. Saat 8:15 suları, işe, okula tam gireceksin bir ümit hala havaya bakıyorsun. Aydınlanır ise mutlu olacakmış gibi. Ama o da nafile. Böyle Lacivert siyah karışık bir renkle havayı uğurlayıp o kapıdan giriyoruz.

Eğer çocuksanız tenefüse çıkarsınız. Çalışan iseniz de yemeğe çıktınız çıktınız, yoksa bir daha yüzü suyu hürmetine o aydınlığı göremezsiniz.
Saat olmuş 17:30 suları. Etrafta koşuşturan insanların olduğu, öğrencilerin vizeleri, finalleri, yarenlerin birbirini, annelerin evdeki yemekleri, benim gibilerin de acaba bu trafikte eve kaç saatte varırım gibi düşündükleri saatler... Yine sabahki karanlığı andıran bir şey. Sonrası hep karanlık...

Şaka bir yana bu karanlık işine bozulsam dahi bu sabah yaşadığım şey beni kendime getirdi. Cevizlibağ'da metrobüsden inip hızlı adımlarla köprüyü çıkıyorum. Sol taraftan çıkıyorum ki servise bineceğim. Tak! Birine çarptım hızla çıkarken. Tam döndüm özür dileyeceğim, bir baktım benim yaşlarımda, tahminen kanser tedavisi görmekte olan genç bir kız. Zorla tutunduğu merdivenleri yavaş yavaş çıkıyor o karanlıkta. Gözünü kısa kısa bakıyor, çünkü saat 8:10! Ama her yer karanlık. Belki de doktora gidiyor(ki muhtemelen,tramvay Cerrahpaşa,Çapa vs). O sabah kalkmış ve hayatta sadece sağlıklı olma umudu ile bugün kendini biraz daha iyi hissetme umudu ile. Tırmandığı şey sadece bir köprü iken beni kendime getiren bir şey oldu. Hayat devam ederken o orada sadece insanların koşarak geçtiği bir yerde ayak bağı olup yavaş ilerleyen bir kız gibi görünse de yüz bin kitapta olsa öğrenemeyeceğim bir hayat dersi verdi bana: ŞÜKRETMEK!
Her gün kalktığımız, hazırlanıp çıktığımız hayatımız var. Belki bunları aydınlık bir dünyaya uyanıp yapsak daha mutlu olacağız. Ama kendimizden geçtim. Her sabah hayata inanarak uyanan, iyileşmek umudu ile uyanan yahut öleceğini bile bile yaşamaya devam eden insanların var olduğunu bilerek onları karanlığa niye mahkum edelim? Tertemiz bir havada gün ışığı görme imkanlarını neden ellerinden alalım ki?! İşte şimdi daha çok kızıyorum bütün bu saçmalıkların düzenlenmesine. Sırf o kız aydınlıkta yola koyulsun diye her şeye herkese katılıp şu yaz saati uygulamasını eleştiriyorum.

Yine de kendim için,
Ülkemdeki kadınlar için,
Gece bekçileri için,
Okula giden çocuklar için,
Sokakta yatan onca insan için,
Ama en çok da o kız için!

Bitsin şu yaz saati uygulaması...

Daha aydınlık yarınlara...

Haftaya görüşmek üzere,

Hoşça bakın zatınıza!

19 Ekim 2016 Çarşamba

VE BEKLENEN SONUÇ: KÜRK MANTOLU MADONNA!

Herkese Merhabalar,

Bugün burada kayda değer okuyucuların iç sesi olarak yazmaya çalışacağım.

Geçtiğimiz günlerdeki Kürk Mantolu Madonna olayına hepimiz şahit olduk. Kendi adıma bu olaya çok da şaşırmadığımı belirtmek istiyorum. Çünkü bu kitap bizim milletimizce benimsenmiş bir oyuncak. 

İşin köküne inmek gerekir ise; bizim sosyo-kültürel seviyemizde çok kitap okumak garip ve lüks karşılanır. Oysa insanoğlu günde bir paket sigaraya 10 TL, gerektiğinde bir çaya 5 TL, ve hatta dahası ve katlarını olur olmaz şeylere harcar lakin iş kitaba gelince bunu lüks olarak nitelendirir. Toplumumuzda asıl büyük sorun ise hayatında okuduğu kitap sayısı 5'i geçmeyen insanların popülaritede hayatını kitaba adayan insanlarla alay etmesidir.

Asıl konumuz olan Kürk Mantolu Madonna'ya geldiğimizde ise yazarının Sabahattin Ali diye biliyoruz. Bu kitap biraz önce bahsettiğim gibi halkımız tarafından bir entellektüellik derecesi olmuştur. Kime sorsanız KÜRK MANTOLU MADONNA der, lakin kimse Sabahattin Ali'nin İçimizdeki Şeytan, Canım Aliye Ruhum Filiz kitaplarının en az onun kadar güzel ve değerli olduğunu bilmez. Çünkü piyasası yoktur. 

Başka bir konuda da bu rezilliği televizyonda yaşamış olmamız tamamen bir tesadüftür. O insanı gözümüzde büyütmeyelim çünkü o bu milleti temsilen ekranda. Siz onunla dalga geçerken hiç düşündünüz mü televizyon başında kaç insan kitabın ismindeki Madonna'nın şarkıcı Madonna olmadığını bilmiyor? Bence izleyici kitlesinin en az %10'u. Bize iyi oldu ama toplumca absürt programları baş tacı ederiz ama bilimsel gerçeklere kendimizi kaparız. Televizyonda bir haber görsek milletce ayıplar amaan Allah korusun deriz. Adamlar buluş yaparlar ama biz günah deriz. Hala ülkemizde evrimi tartışan bir yığın insan var. Neyse konumuz bu değil, ama burada söylemek istediğim bilimsel programlar yerine Ayşe'nin Nuriye'nin baklava açtığı programları reytinge doyurursak bazı sonuçlara da şaşırmaya hakkımız yok bence.

Bütün bunlardan sonra diyebilirim ki GÜLMEYİN.Çünkü gülen ve dalga geçen insanların bir çoğu daha Sabahattin ALİ'nin kim olduğunu bilmiyor. Ve bu olaydan sonra en güzeli biz iyi okuyucuların bizleri eleştirenlere nidalar savurabilmesidir. Ve son söz olarak diyoruz ki : Az lüks çok kitap doğurur UNUTMAYIN! :)

Ve hoşça bakın zatınıza! 

11 Ekim 2016 Salı

İSTANBUL COFFEE FESTIVAL 2016



Uzun bir aradan sonra herkese merhabalar! 



Ha yazdım ha yazacağım diye aylardır el sürmediğim bloguma an itibari ile el atmış bulunuyorum. Birkaç yazı sonrasında minimal yaşam hakkında nidalar savuracak olan bendeniz, bu yazıda coffee fest'de çılgınca nasıl eğlendiğimden bahsedeceğim :)

Öncelikle 2 senedir bu etkinliğe katıldığımı belirtmeliyim ki karşılaştırma yaptığımda haklı gerekçelerim olsun.

En baştan başlamak gerekir ise kahveye olan merakımdan bahsetmeliyim.

Yaklaşık 2 senedir süregelen bir heyecan var içimde. Tam olarak kahve heyecanı olarak adlandıramasam da Book&Coffee tanımında bir mekan açma hayali ile yanıp tutuşmaktayım. (Evet! Moleküler biyoloji ve genetik okudum! Neyse akademik hayattan vazgeçiş hikayemi herkesi rezil ede ede deşifre ede ede başka bir yazımda anlatacağım :)) Kısa vadede pek mümkün gözükmeyen bu neden beni İstanbul'daki 3.nesil diye tabir edilen kahve dükkanlarını incelemeye itti. Birkaç yer gezerek hevesime evde devam etmeye karar verdim. Çünkü artık dışarıda içtiğiniz çoğu kahveyi evde yapabiliyorsunuz. Bütün bunları düşünürken geçtiğimiz sene festival bileti aldım. Arkadaşlarımla gittiğim 2015 festivali, Haydarpaşa Garı'nda yapılmıştı. Bir kere yer olarak benim kalbimi çalmıştı. Lakin pek bir festival havasında değildi. Ortamın derinliği maalesef ki bu yönden enerji katamamıştı. 2016 festivaline ise Küçükçiftlik Park ev sahipliği yaptı. Ulaşım bakımından her ne kadar da geçen seneyi özlesem de festival gibi festival demek için buranın daha uygun olabileceğini söylemeliyim.

İstanbul'da yaşam farklıdır mesela bir İzmir gibi değildir. İzmir'de sıkıldığınızda 2'şer saat aralıklarla mükemmel bir hafta sonu tatili yapabilirsiniz. Lakin İstanbul tam bir rutin hayat şehridir. Haftanın 5 günü ömründen ömür alır o 2 güncük tatilde de garibim İstanbul insanı kendini festivallere yahut aktivitelere atar. Siz ona yüz lira deseniz de gelir. Böyle de gariptir... 


Neyse, işte bu insanlardan 2 kişi olarak festivale Pazar sabahı teşrif ettik. Girer girmez Workshop alanına yöneldik çünkü geçen sene Starbucks'ın sleeve tasarım workshop'unda aşırı bir yoğunluk vardı. Hatta tasarladığım sleeve herkes tarafından beğenilerek sosyal medyada Starbucks Turkiye ile iletişimimi sağladı. Bu sene de aynı heyecanı bekledim ama lakin bulamadım. Coffeerem hesaplı sosyal medyada bir hayli ünlü olan İrem Hanım ile instagram için nasıl fotoğraf çekeriz gibi bir şeydi konusu. Normalde de az biraz bildiğimiz bir şeydi ama neyse :) Benimki çoğu kişi tarafından beğenildi ve fotoğraflandı.

Tam bunun için moralim bozulmuş iken 'Discover How Creativity Reinvents Classics isimli workshop'a katıldık. Ola Perrson! Bu ismi bence araştırın. Kendisi inanılmaz enerjik ve Nestle'nin master baristası. Enerjisi ile ve workshop sonrası harika sohbeti ile tam anlamı ile hayran oldum. Küçük bir hatıra olsun diye ve aynı zamanda yaşına rağmen enerjisini ve yakışıklılığını bir görün diye resim eklemek istedim :)


Verdiği birkaç tarif ile yapacağım kahvelerimi kendim de bir şeyler ekleyerek sizlerle de paylaşabilirim.

 Bütün bunların yanında Kuru Kahveci Mehmet Efendi en büyük standlardan birine sahipti. Söylemeden edemeyeceğim; fuarın en eğlenceli yanı çoğu firmanın oyun, yarışma vb. şeyler yapmasıydı. Mesela Caribou Coffee dilek duvarı gibi bir şey tasarlamış. 


Ve son olarak olası kahve festivale gitmeniz için nedenler:

- Kahveye doymak
- Sohbet muhabbet etmek
- İlkokul çocuğu gibi kağıda bir şeyler yapıştırıp tasarım yapmak
- Bedava ürün toplamak
-Gerçekten iyi bir kahve ekipmanı almak
- Bir sürü komikli fotoğraf çektirmek
- Amaaan hiç biri bana göre değil, alırım ben bir biramı otururum çimlere az müzik dinler sohbet ederim - diye düşünürseniz gidebilirsiniz.

Yahut aman yaşlandım be İlgicim kafam kaldırmaz benim o kadar insanı hem zaten napalım böyle aktivitelere para dökmeyi derseniz de gitmeyiniz :)


İşte öyle sevgili okur... 

Bu kel kör İstanbul insanına ne derseniz koşar. 

Makarna festivali, kahve festivali, çikolata festivali... 

Şükür ki aman eksik kalmayalım diye bunu da atlattık. Sırada ne var İstanbullu!? Kendini nerelere atıyorsun? 


Hoşça bakın zatınıza! :)



9 Temmuz 2016 Cumartesi

KİTAP YORUMLARI #15- HASAN ALİ TOPTAŞ / ÖLÜ ZAMAN GEZGİNLERİ

                                                 Herkese kocaman Merhaba!

Bugün sizlere uzun zaman önce okuduğum lakin vakit zaman bulup şu anda yazabildiğim bir kitap yorumu ile geldim. Hasan Ali Toptaş – Ölü Zaman Gezginleri! Kaliteli bir yazardan kaliteli bir öykü kitabı okumak isterseniz okuyabileceğiniz bu kitapta yazar anlaşılmayı ummuyor. Daha doğrusu bunu okuyucuya bırakmayı tercih ediyor da diyebilirim. Mesela okuduğunuz birkaç satırı anlayabilmeniz için yine birkaç sayfa geri dönüp bakmanız gerekebiliyor. Bu özelliği de kitabı rutin okunabilir sakin bir öykü kitabı havasından çıkarıyor.
 İlk kitabım olduğu için bitirdiğim anda gidip diğer birkaç kitabını daha edindim yazarın. Dilini, kitap akışını beğendim. Lakin bence herkesin beğenebileceği bir kitap değil.

Kitabın bilgilerine gelirsek;

SAYFA SAYISI: 137

YAYINEVİ: İletişim Yayınları (Bende bu yayınevi mevcut. Fakat bu aralar duyduğum edebi gıybetlere göre tam kadro Everest’e geçmiş deniyor) 

FİYATI: 14,00 TL ( her zaman söylediğim gibi internet kitapçılarında – D&R, İdefix,Kitap Yurdu, Babil tarzı sitelerde en az %20 kar ile satın alabilirsiniz) 

 Biraz da altı çizili cümlelerden bahsetmek gerekirse;

 - Yüzüme bakıyordun ikide bir, derime inen geldiğin yeri arıyordun belki.

 - Her yana dağılan sorulardı ve küçük değişikliklerle süslenemeyecek kadar büyüktün.

 - Balkondaki birlikteliğimiz ayrılığı besliyordu hiç kuşkusuz ve biz susuyorduk. Dalıp gitmeler, birbirimize doğru eriyip akarcasına gülümsemeler, kirpik düşürüp kaş kaldırmalar sözlerden daha anlamlıydı. Kuralsız bir tapınışı sürdürüyorduk belki de; çağlar öncesi ile iletişimi koparmış birkaç hücremizin ilkel sarhoşluğuna kapılmıştık.

 - Belki de artış menzilinin ötesinde düşler kuran ve arkadaşlarıyla değil de düşleriyle birlikte yürüyen trompetçi bir askerin kirpik kıvrımıydı zaman.

 - Göğün mavisine dönüşe dönüşe gözden yiterken, sen bakmışsındır arkamdan. Kim bilir, yokluğumla düşsel bir boyut kazanan çay bardağımı alıp tepsiye koyarken , belki nereye gitmiş olabileceğimi de düşünmüşsündür.
 - Giderek alışkanlığa dönüşen alkışlara aldırmadan, hala çay dolduruyorsun bardaklara.uçuşan buharlar ellerini silmiş zamanın gözlerinden.

 - Onca gürültü patırtının içinde, ne kadar sürdüğünü bilmediğimiz derin bir sessizlik yaşamıştık. - Gözlerimi karşımızdaki boş masaya dikmiş, gene kendi kendime, zaman hep geleceğe mi akar, deyip duruyordum. O anda bulduğum yanıtlar, hiç kuşkusuz varlığım kadar gülünçtü.

 - Bir varsayıma göre insan her an bir kavşaktaydı; gördüğü, dokunduğu, yaşadığı, yaşayamadığı, ne varsa onlara yaslanarak ya o yolu seçecekti, yada ötekini. Tabii, bu seçim yalnızca belirlenen yolun gidiş yönünü göstermiyor, aynı zamanda ilerde, yönlerin düğümleneceği başka kavşakların kaderini de çiziyordu.

 - Ve ben sessizliği gülünç derin sessizlikte, kimseye sezdirmeden, yavaş yavaş sürükleniyordum. - Her şey hangi zamanın biçimini almışsa, onun içinde öylece duruyordu.
- Düşlerimize günah derlerdi de, tenimiz yeşillendikçe her ayvada bir diş bırakırdık filtre yerine.
 - Bir kızın ellerinden ellerini uzatır da kimi zaman, bize dokunur zaman.
 - Henüz ölmemiş ölüleriz.
 - Onunla birbirimize o denli yakındık ki, birbirimizi o denli sevmiş, o denli avutmuş, o denli çoğaltıp o denli ısıtmıştık ki, bana her şeyi diyebilirdi.

 - En sıkı bağımız sessizlikti, bunu ikimiz de bilirdik.
- …sesle iletilebilecek ne kadar duygu varsa, anında sessizliğin diline çeviriyorduk bu yüzden, duruşun diline yada bakışın, kıpırdanışın, nefes alıp verişin, irkilişin diline.

 - Kendimle kendim arasına uzanan o kat edilemez boşlukta yapayalnızdım.

 - İnsana bıkkınlık veren bu tekrarın içinde örselenirken, bir güç almak için midir nedir, koltuğun kenarlarına sımsıkı tutunmuştur.
 - Bütün bunları öyle sık tekrarlıyordu ki, artık onun hiç de sandığın kadar sessiz ve vefalı bir sığınak olmadığını düşünmeye başlamıştım.

 - İçince ince yapan karın altında şemsiyemi açmadan bir süre yürüdüm.

 - Şimdi sen bu satırların sonuna geldiğinde, hiç kuşkusuz beni tanımak için ne kahkahalardan yola çıkacaksın, nede hıçkırıklardan…

 - Yalnızlığımdan damlayan şarap lekesi yetecek sana.

 - Portakal yanaklı kadın.

 - Buraya sevişmek için değil de, kendi yaşamlarını kendi yaşamlarının uzağındaki birine anlatmak için geliyorlardı sanki.
 - Bileklerine pahalı birer saat taşıdıkları halde zamanı kullanamadıklarını kanıtladılar şimdi.

 - Mümkün olsaydı, insanlar nasıl sevinirlerdi oysa; birer tasarı olduklarını unutur nasıl da tamamlanmış sayarlardı kendilerini.

 - Balık sevdiğini unutmamışım, kimi zaman belleğimdeki Han’a giderken, balıkçıların önünde hala gölgen duruyor mu diye dönüp bakıyorum.
 - Hüzünlü bir sessizliğin içinden, gözlerime hüzünle bakıyorlar.
 - Kimi zaman sana söyleyeceklerimi tutup onlara söylesem diyorum, sana susacaklarımı onlara sussam…
 - Kimseciklere göstermediğin bir sözlükte, yoklar toplamıdır çünkü sazan.
 - Ama sen bunu bir türlü itiraf edemezsin kendine. Ben de edemem elbette; bize göre en büyük itiraf, kimi zaman git gide derinleşen bir sessizlik kuyusunun içinden, yeryüzüne ölü sazan gibi bakmaktır. Yalnızca bakmak.

 - Bir yandan da masmavi susuyorduk. Zamanlardan yaratılmış bir mekandaydık sanki, her şeyi aynı anda yalnızca susarak yaşayabiliyorduk.
 - Gene de sen arada bir aynaya bakıyordun. Kendini yokluyordun belki, hala yaşayıp yaşamadığına şöyle bir göz atıyor.
- Biliyorum elinden gelse, her şeye karışıp başka gözlerden de silinecektin. Renklerin ardına saklanan bir renk gibi adeta. Ama silinemiyordun ve vardın…

 - Onlarla birlikte şehrin her yerine dağılmıştın. Çocuğunun geçmişinde ve geleceğindeydin, karının aklındaydın, kardeşlerinin kardeşlik duygularında, bir denizin belleğinde, kendine mektuplar yazan bir adamın hatıralarında…

 - Evin içindeki eşyaları birbirleriyle fısıldaşarak beni sessizce boğmaya çalıştığını, bilmiyormuş gibi biliyordum.
 - Evet sessizce. Çünkü sessizliğin sesten daha güçlü ve daha acımasız olduğunu biliyor.
 - Her şeyi alıp sesinde topluyordu sanki. Yada, sesinde bir şeyler dağıtıyordu yeryüzüne.

 - Virgülsüz konuşan arkadaşım.

 Son olarak kitap hakkındaki fikirlerimi toparlarsam; iyi bir kitap kurdunun, kaliteli bir kitap okumak isteyenlerin, Hasan Ali Toptaş’ı tanımak isteyenlerin tercih edebileceği bir kitap. *Bunun yanında plajda, otobüste,metrobüste okunacak bir kitap değil. Bir iki beden büyük gelip canınızı sıkabilir. Ben bundan sonra önümüzdeki günlerde Gölgesizler’ini okuyacağım yazarın. Tekrar yorum yazarım.

 Hoşça bakın zatınıza! 

29 Mart 2016 Salı

SALIMTRAK- KİTAP OKUMA ALIŞKANLIĞI KAZANDIRMA YÖNTEMİ: OKUMA SAATİ

Madem Kütüphaneler Haftasındayız, konuyu başka şeylere yöneltmenin bir anlamı yok.

İlkokul zamanlarından beri okumayı seven biriyimdir. Çünkü bizim evimizde akşamları 'Kitap Okuma Saati' olurdu. Herkes işten,okuldan geldiğinde televizyon kapanır ve okuma saatimiz başlardı. Kimi zaman kısa, kimi zaman uzun ama en az yarım saat.

Bu alışkanlık tabii ki aileden gelecek diye bir kaide yok. Ama küçükken en iyi rol modelimiz ailemizdir. Her gün okunan 20 sayfa kitabın 15 gün sonunda harika bir alışkanlığa dönüştüğüne şahit olacaksınız. 

Tabii unutmadan toplumumuzun bir diğer sorunu da şu: BEN KİTAP OKUMAYI SEVMİYORUM! ( Ne demek sevmiyorsun! Kafanı kırarım senin demek geliyor içimden). 

Hayır sevgili okuyanlar! Kitap okumayı sevmeyen yoktur. Doğru kitabı bulamayan vardır. 

Kimi insan polisiye severken kimisi romantik sever,
Kimisi kitabı bir şey öğrenmek için okurken kimisi de günlük hobi olarak okur. 
Ama herkes mutlaka okur! Kendi zevkine göre, kendi kriterlerine göre bu güzel alışkanlığı edinir. 

Okuma alışkanlığımı kazandığım kitabımı hiç unutmam: Bir Genç Kızın Gizli Defteri! (Her genç kızın ortaokul yıllarından geçmiştir diye düşünüyorum). Tabii o vakit böyle 10 kitabı yok serinin. İlk 5 kitabından sonra kendimi farklı tarzlara verdim. Üstelik o zaman şimdiki kadar kitapçılar da yoktu. Hatta bunun birkaç sene sonrası hayatıma Kerime Nadir girdi. İlk sahafa annemle gittiğimde benim için Kerime Nadir kitapları sordu. Hayır istemem dememe rağmen Hıçkırık ve beraberinde 2 kitabını daha aldık. Geldi, kitaplığıma koydu. Burada kalsın okumasan da diye... İçime düşen kurt ile bütün hepsini bir hafta sonu bitiriverdim. 

Yani demem o ki işte doğru kitapları ailem önüme sunmasaydı şimdi potansiyelin farkında olamazdım. 
Ve yapılacak şeyler çok basit aslında :

- Bir küçük defter edinin. Sosyal medyada yer alan bir çok kitap profilleri, bloglar mevcut. Kendiniz için ve en önemlisi geleceği inşa edecek çocuklarınız için birkaç kitap araştırın. Konularını okuyarak kendinize en doğrusunu seçebilirsiniz. Bu illaki kitap şeklinde olmak zorunda değil. Dergi, gazete hepsi kabul...

- Ve daha sonradan bunu pratiğe geçirmek. Çok değil sadece 15 gün günde 20 sayfa okuyarak bu alışkanlığa sahip olabilirsiniz. 

Sonra ne okuyorsun diye sorduğumda çok da büyük maharetmiş gibi ' Canım ben kitap okumam' demeyin. 

Bozuşuruz...

Unutmayın! 

Kitap okumayı sevmeyen yoktur, sadece doğru tarzı bulamamış bireyler vardır! 




21 Mart 2016 Pazartesi

SALIMTRAK- GELENEKSEL SALI GÜNÜ YAZI KUŞAĞI

Herkese Kocaman Merhaba!

Bu blog işini ne yapmalıyım ne etmeliyim diye düşünürken aklıma haftalık yazılar yazmak geldi. Baştan söylemeliyim bu yazılar pek edebi değil, sadece bir iç dökme, haftanın rutininde kısa soluklu sohbet havası... İşte bu nedenle adı 'SALIMTRAK' !

Yaklaşık iki haftadır şaka mı gerçek mi belli değil bir yaşam içerisine hapsolmuşuz gidiyoruz. Kendi adıma söylemeliyim ki; kesinlikle geçmişe bir özlem var. Hayattan beklentilerimi sinsi, hain planlarla insanları katledenler yüzünden alt sınıra yaklaştırmaktayım. Dışarı çıksam ölür müyüm kalır mıyım korkusu ile yaşamak ne denli güç bir his imiş? Geçenlerde Penguen dergisinin kapağını görür görmez hissiyatımı anlatacak bütün her şeyi resmettikleri için kendimi bir gram mutlu hissettim.


Bugün biraz daha iyiyim... Dışarı çıkmadım, gitmem gereken yerlere gitmedim. Azıcık düşündüm taşındım... 
Aklıma çok ilginç bir şey geldi ; önceden okuduğum bir yazıda ne olursa olsun bu dünyaya ondan bir parça getirecek kadar güvenebileceğim bir adam olduğuna şüpheliyim yazıyordu. İkili ilişkilerden alınan darbeler, ciddi bunalımları beraberinde getirir. Bütün bunları bağlantısız yazıyorum sanmayın. İlk okuduğumda hak verdiğim şeyi şimdi vatanım için düşünüyorum. Siyaset konusunda hiçbir zaman sivri bir kişilik olmadım, olmam, olanı da sevmem. Bütün olan biteni de insanlık ayıbı şeklinde değerlendirmek istiyorum. Hatta ve hatta atalarımıza, insanlığımıza, benliğimize saygısızlık... Lanetlemek nereye kadar? 
...Koca bir suskunluk... 
Önemli olan bu olaylar olurken bizim kendi benliğimizden ne kaybettiğimiz? 

Siz hiç sordunuz mu kendinize? 

Ben cevaplayayım hemen: Kısa bir matematiksel hesap ile kendimi düşünmekten alıkoyamadığım gerçek var: Resmi rakamlara göre İstanbul ve Ankara patlamalarında yaşamını yitiren insan sayısını minimum aile bireyi sayısı olan 5 ile çarptığımızda ortaya korkunç bir rakam çıkıyor. Ocağına bir hiç yüzünden ateş düşen ev sayısı... 
İşte bunları düşünerek bakkala markete gitmeye korkan insanlar olup çıkıverdik. Ben korkmuyorum ya diye ahkam kesenlerden olmadım ve olamam da. Kaybetmekten korktuğunuz birileri varsa siz de olamazsınız. 

Bütün bunlar olurken işte aylar önce okuduğum o yazıyı tekrar düzenliyorum: 

- Yetişkin bireyler olarak sokağa çıkmaya, toplu taşıma kullanmaya korkan bireyler olarak insanlığa güvenimizi kaybettik. Ve korkarım ki artık bu dönemde karşı cinse olan güven sorununu geçtim. Bu yaşımda bile bunu düşürken, şu an hamile olan ve bu durumda bu millete çocuk verecek olan kadınların korkusunu hayal edemiyorum. Allah'ın verdiği canı böyle canice katledenlerin içine yeni bir can katmak düşüncesi inanılmaz güç... (Burada yazım ikiye ayrılmış olabilir evli olanlar ve olmayıp çocuk doğurmak istemeyenler olarak. Ben 2.kulvardayım. Kendimizi bardağın dolu tarafında görmek belki içimizi biraz olsun rahatlatır. Diğer kesim için hayat göründüğünden daha hızlı ve güç olabilir ama bizim için daha var. Demek ki umut da var! Yani umuda kadar yolu var! )

Kabul edelim Hanımlar! bu şartlarda, bu millete çocuk verebilecek kadar cesur değiliz bence... 
...
...
...

Umuyorum ki bir gün bütün bunlar hafızalarda kötü bir anı olarak kalır ve o güneşli günün sabahında sımsıcak gülümseriz. İşte o gün şiirlerdeki şarkılardaki o huzur dolu anlara varıp belleğimizden bu korkuyu söküp atarız. 

Dahası yok, aksini düşünmek ise güç... 


Haftaya daha güneşli günlerde görüşmek dileğiyle...

Hoşça bakın zatınıza! 



16 Şubat 2016 Salı

1.YIL ÇEKİLİŞ SONUCU


Merhabalar!

Geçtiğimiz hafta düzenlediğim çekilişin sonucu bu akşam belli oldu. Katılım sırasına göre numaralandırdıklarımı www.random.org ile seçtim.

Bunun sonucunda kazanan İnstagram'dan katılan benvekitaplarim kullanıcısı oldu.

Belki başka zaman bir çekiliş daha düzenlerim,

Umudunuzu kaybetmeyin,


Sevgilerle,

Hoşça bakın zatınıza :)

11 Şubat 2016 Perşembe

GECİKEN 1.YIL ÇEKİLİŞİ! :)


Herkese Merhabalar!

Bugün bir kitap yorumu değil bir çekiliş ile karşınızdayım! :)

Farkettim ki blogumun 1. Yılını kutlamayı unutmuşum. Aynı zamanda kütüphanemdeki bazı kitapları bağışlamayı düşünüyordum ki bunu bir çekiliş ile taçlandırayım dedim.

Çekiliş Paketinin içeriği resimde görüldüğü gibidir*

*-  Şükran Farımaz- Aşk Bu
  - Ertürk Akşun- Yarım Kalan (KİTAP İMZALIDIR)
  - İrfan Yalçın- Yorgun Sevda ( İrfan Yalçın 2009 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü almıştır).
  -  Kraft kağılı bir defter ve kalpli bir adet post-it


Eveeeeet! Gelelim çekiliş kurallarımıza: 


  • Bu etkinlik hem instagramda hem de bloğumda olacaktır. 

  • Buradan katılmak isteyenler için (Instagram'dan katılmak için oradaki gönderi detaylarını inceleyebilirsiniz) 
1) Öncelikli şart Bloguma abone olmanız ( veya çevrelere eklemeniz)
2) Bunu yapanlar bu gönderinin altına 'KATILDIM' yazmalıdırlar. 


SON KATILIM TARİHİ: 15 ŞUBAT 2016 SAAT 17:00'a kadardır. Kazanan Aynı günün akşamı Blog ve instagram'dan ilan edilecektir. 


Hoşça bakın zatınıza! :)

4 Şubat 2016 Perşembe

GEL(MEY)ECEK VAAD EDEN BÖLÜM: MOLEKÜLER BİYOLOJİ VE GENETİK

GEL(MEY)ECEK VAAD EDEN BÖLÜM: MOLEKÜLER BİYOLOJİ VE GENETİK

Instagram’dan birçok soru aldım bölümüm ile alakalı. Kimisine klişe sayılabilecek cümleler kurdum kimine de içimden geldiği gibi anlattım. Şimdi baktım aslında çoktan bunu yazmalıydım. Biraz kendi yaşadıklarıma biraz da gerçeklere tanık olacaksınız.


  • Bildiğimiz gibi ülkemizde bölüm daha doğrusu ilgi alanı seçme yaşı oldukça çeşitlidir. 3-4 yaşlarından itibaren ‘Büyüyünce ne olacaksın?’ sorusu ile karşılaşır, tombik akrabalara bayramlarda seyranlarda doktor veya öğretmen olacağım diyerek onların peşimizden ‘İşte ne kadar akıllı çocuk!’ demelerini sağladık. (Yapmadım diyen yoktur J) sonralarda bu durum ilk ve orta okul sıralarında devam etti. 
  • O vakitler şimdi olduğu gibi edebiyatı çok severdim ve tutturup Edebiyat Öğretmeni! olacağım derdim. (Şimdi sayısal alanı ve MBG mezunuyum ) . Demek ki neymiş 13-14 yaşlar meslek seçimi için uygun değilmiş. Hiç unutulmayacak bir 14 yaş geçirmişimdir çünkü sınava hazırlandığım sene babamın kanser olduğunu öğrenmiştim. Yorucu tedavi süreçleri, dinlenmesi, benim çalışmam derken aynı evde yaşıyan uzak iki insana dönüştük zamanla. Ama hep geçeceğine inandık ve geçti! Bu süre zarfında bana destek olan da oldu ama destek olacağını düşünüp köstek olan da. Bunu lütfen ve lütfen kimseye yaplayın, yaşatmayın! Bir akrabamızdı kendisi… anneme sürekli benim sınavı kazanamayacağıma, düz liseye gideceğime inandırmaya çalışırdı. Üstüne üstlük bir de o durumda kendisinin bize yardım edeceğini bu konularda üstün olduğunu bildirmişti. Başta o olmak üzere herkese en güzel hediye öyle bir dönemde Anadolu lisesi’ni kazanmam oldu.

İşte zorlu bir süreç şimdi başlıyordu…

  • Lise yıllarımda sayısal seçmem ile bir ayrımcılığın içine düşmüşüzdür hep. Sayısalcılar vs Sözelciler! (Ne büyük olay değil mi ama ?)

  • Hem her şeyi bulduğumuz  hem de en güzel zamanlarını çöpe attığımız  bir dönemdir lise dönemi. En güzel arkadaşlıkları da masum ikili ilişkileri de orada tadarız daha çok. Okuldan kaçmalar, kıkır kıkır gülüşmeler, dersleri ekip faaliyetlere katılmalar… işin kötü tarafı ise DERSANELER! Ne büyük kabus, ne rekabetçi bir ortamdı. Sınava girdiğim ilk sene yanlış dersane kurbanı olarak tekrar hazırlandım. İşte o vakit karar verdim bu bölüme. MOLEKÜLER BİYOLOJİ VE GENETİK! Ne de heybetli değil mi ama J

  • Tercih döneminde bir Leyla edasıyla o vakit erkek arkadaşımın gittiği okulu ilk sıraya yazdım hem de Kimya Mühendisliği. Çok şükür ki gelmedi ve yine kendi bölümüme girdim. ( Yıllar sonra anlıyorum ki bunu yapmak çok komikmiş. Bir başkası için hayatını değiştirmeye çalışmak, kıyısından köşesinden kendini ona adapte etmek gelecek için ne kadar kötüymüş)

  • Şimdi öncelikle bölüm ile ilgili birkaç konuya açıklık getirmek isterim:

-           Moleküler biyoloji ve Genetik bölümü ‘Biyoloji’ bölümü ve TIP  ile aynı değildir. Yaşamsal olayları moleküler açıdan açıklar. O sebeple kırlarda böcek toplamaz, kan almaz, hastalıkları yüzeysel incelemez, ve tabii ki komşudan duyulan ilaçların size ne kadar iyi geleceğini bilemez J
-         Bazı öğrenciler TIP MOLEKÜLER BİYOLOJİ mi?diye  kararsız kalırlar. Cevap oldukça basit bana göre: daha önce de dediğim gibi moleküler biyoloji işin biraz da mutfağında kalır. İnsanlarla iletişimde olmaz fakat onların hastalıklarının tanı ve tedavisinde önemli dataları doktorlara sunabilir. Eğer yüz yüze bir iş yapmak istiyorsanız başka alternatif meslekleri deneyebilirsiniz.

  • Şimdi devam etmek gerekirse ilk sene tamamen adaptasyon senesi olup temel dersler ile basic bir laboratuar eğitimi alırız.

 ( Her yeni öğrenci gibi heyecandan yerimizde duramaz ve olur olmaz kongrelere bütün paramızı dökeriz).

  • Lisede bu bölümü seçmeleri için bize hep aynı şey söylenmiştir: GELECEĞİN MESLEĞİ! Hiç kimse gerçekten gelecek mi yahut son 10 senedir gelecek diye bakıyoruz ama gelmedi diye sormamıştır. İş alanları için her öğrencinin bir numaralı amacı Tüp Bebek merkezlerinde yahut adli bilimlerde çalışmak olmuştur. Ki o vakit cahil öğrencilik hayatımızda bilemeyiz ki staja bile tüp bebek merkezine gittiğimizde bize hiç birşey yaptırmayacaklar.

  • Zamanla (2 veya 3.sınıfta) bölüm ile ilgili dersleri ve bilgileri öğrenmeye başlarız. Bunlara seçmeli dersler(ne kadar kısıtlı olup zorunlu seçtirseler de) eklenir. 
  • Her şeyin güneşli olduğu bu günlerde az dersimiz varmış gibi kulüp ve organizasyon işlerine başlarız. Neden ? Çünkü ne kadar fazla akademisyen tanırsak o kadar daha iyi olur diye öğrendik. Peki bu insanları bir arada toplayan uluslar arası etkinlik düzenlerken döktüğüm gözyaşları ile zaten ben onlara uzanırdım belki. Yabana da atmamak lazım. Kendine güveni, bazı bürokratik işlemleri öğretiyor bu tarz sorumluluklar. (Başarı ile takdir edilmeyip en küçük şeyden yerin dibine geçirilmeyi öğretiyor.) Bunlar olurken bir ‘Scientific’ yönümüz ağır basarak proje almaya karar veriyoruz. Bu aslında toplum için ve bizim için farklı şeyler ifade etmekte.

(Hasta olmadan gittiğim hastanelerden buz küpleri içinde kanları metrobüste taşımak bilim insanı olmanın muhteşem yönlerinden biridir)
  • Bunun bir de donör olayı var. Her kontrole geldiğinde bilimsel çalışma için kan alan hastaneden çıkarken o insanların yüzündeki mutluluk: BİLİME DESTEK VERDİM mutluluğu. (Halbuki bilinmiyor ki liste tutulmadığı için 8 kere farklı kan veren amcamız aslında ihmalden hep aynı çalışmaya verici olmuş)

İşte tam da bu noktada size Moleküler Biyoloji ve Genetik okuyanlar ile Tıp okuyanlar arasındaki en önemli farkı sunmalıyım :

  •          Doktor adayları hastaları iyileştirmek için çaba gösterirler. Seyir halinde iyileşen hastalar onları mutlu eder. Bizim için ise durum tam tersidir:

-         Sağlıklı bireyler deneylerde kontrol olarak kullanıldığı için hasta örnekleri her zaman daha çekicidir. (Ne kadar çok hasta örneğim varsa o kadar fazla sonuç alacağım düşüncesi ile günahları da ayrıca toplamışımdır .)

  • Sona yaklaştığım yazımda şu an Toefl Sınavına hazırlandığımı (Yüksek Lisans için) belirmek isterim. 

  • Çok insan tanıdım üniversite hayatım boyunca. Örnek almak istediğim insanların motivasyon eksiklikleri ile de karşılaştım, sadece yanında 3 ay geçirdiğim insanların beni daha çok sevdiği zamanları da. Akademik hayatın ne kadar büyülü bir hayat olduğunu hayal ederken, aslında hocalarımızın  laboratuarda statü sahibi olmaksızın sadece deney yapmaktan mutlu olduğu zamanları da. Akademik yaşam zorlu bir süreç.

Her şeyden önemlisi temel bilimler özellikle kendi bölümüm hayatınıza bir bariyer koymanıza neden olabilir. 
Belki de burada önemli olan nokta neleri feda edebileceğinizdir! (Mesela 4 sene boyunca sadece 1 yaz tatil yapabilmeniz gibi )

‘Heyacan ile bu bölüme başladığımda bir insanı tamamlayabilecek her şeye sahiptim : Mutlu arkadaşlarım, vakit ayırabildiğim kısa seyahatlerim, halk oyunlarında sahne heyecanım, ekip arkadaşlarım ve hali hazırda bir sevgilim.’ Zamanla önceliklerimizi belirlerken bölümüm bana bütün bunları bir balona sıkıştırıp gökyüzüne salıvermemi öğretti.’

Ama yine de sevdim, hala seviyorum ve umudum tükenene kadar bu bölümü seveceğim.

Ve her koşulda iyi veya kötü durumlarda öf demeden bize destek olan ailemizi de bir öpelim bence! J

*Şimdi bunu okuduğunuzda o ben miyim acaba, bu o mu acaba demeyin. Sadece kendinizden bir parça bulun. Bu yazı bir bütündür ve hiçbir kurum ve kuruluşla ilişkilendirilemez.


Hoşça bakın zatınıza! :) 


17 Ocak 2016 Pazar

KİTAP YORUMLARI #14 ERNEST HEMINGWAY- GÜNEŞ DOĞACAK ( GÜNEŞ DE DOĞAR)


Herkese Merhabalar,

2016 yılına biraz bilimsel sayılabilecek bir kitap ile başladım. Kendisi NTV Yayınları'ndan çıkan 'Genler Unutmaz' adlı kitap. Çok severek çok şey öğrenerek okuyordum kitabı ki bir süre sonra bana ders kitabı okuyormuşum tadı verdi. Aslında belki sizler okusanız hiç üzerini çizmeyeceğinizi düşündüğüm o kadar çok bölüm çizdim ki bir şeyler öğrenmeliyim diye. Yoruldum.

O sebeple yıl açılışını Hemingway ile yapmak istedim. Yazarın Çanlar Kimin İçin Çalıyor kitabı kütüphanemde 10 senedir duruyor. Doğru zamanı bekliyor. Nedense bu sene Beyoğlu Sahaf Festivali'nden başka 2 kitabını aldım. İşte bunlardan ilki Güneş Doğacak kitabı. Yıllarca bir sürü yayınevinden çeşitli isimlerle basılmış bu kitap. Bendeki sanırım Yıldız Yayınevine ait çok eski bir kitap.

Kitabı dün bitirdim ve tek kelime ile bayıldım! Bazen neden klasik okumadığımı anlayamıyordum. Belki de zamanı var gibi bahanelere sığınıyordum. Hemingway okumak gerçekten inanılmaz bir tat bırakıyor insanda. Kendime söz verdim 2016 bitmeden en az 2 kitap daha okuyacağım yazardan.

Yazarın ilk romanı olan Güneş Doğacak; Fransa'dan başlayıp İspanya'ya kadar uzanan bir roman. Birbiri ile çok büyük farklı olmayan karakterler içeren kitap Jake isimli karakterin ağzından anlatılmış. Şarap, aşk,arkadaşlık ve gündelik ilişkiler üzerine kurulu bu romanı sizlere tavsiye ediyorum.
Severek,yorulmadan,her türlü toplu taşımada da okunabilecek bir kitap! :)



Siz siz olun Hemingway okumadan ölmeyin! :) 


Yeni kitap yorumlarında görüşmek üzere...

Hoşça bakın zatınıza.