28 Aralık 2017 Perşembe

2018’de Ne Olmak İstersiniz?

2018’de Ne Olmak İstersiniz?

Burada bir anket yapsak mesela, herkes ne cevap verirdi ‘2018’de ne olmak istersiniz’ sorusuna? 
Ne bekledik, ne umduk da ne bulduk?

Sizi bilmem ama ben daha çok olmak isterim mesela. Daha çok dost, daha iyi bir iş arkadaşı, daha iyi bir aile, iyi bir sevgili…

Kimisi geçmişini değiştirmek ister; keşke onu hiç tanımasaydım cümleleri yiten gidenlerin arkasından söylenen bir o kadar da nihai acıları büyütme prensibidir. Keşke bunu yapmasaydım cümleleri ise bunun bir diğer türevi olarak dillenir durur.
Oysa yaşam, tüm bunların yanında, içindeki çocuk kahkahalarını susturamayacak kadar ilginçtir. Olduramadığın şeylere kafa yorarken bilinmedik bir cemre ile mutlandırır seni.

Geçtiğimiz seneler ise bizi biz yapan, büyüten onca şeyin bir toplam tablosudur aslında. Her sene bir yaş daha büyümenin ama en güzeli bunu hissedebiliyor olmanın bana verdiği yetkiye dayanarak yeni yıl için dileyebileceğim şeyler mevcut tabii.

İlk olarak daha çok insan olmayı diliyorum mesela;

Size de oluyor mu bilmem ama ben sık sık yaşıyorum. Her gün bir yere yetişmek için uyanıyoruz ama nereye gittiğimizden bir haberiz. Amaçsız bir koşuşturma içerisinde rutin günlerin kölesi olmuşuz. Git gide tahammül sınırlarımız aşınmış. Sokaktaki bir insana gülümsemeyi, bir sokak köpeğinin başını okşamayı unutmuşuz. Tamamlanan yanlarımız uğruna eksik hisseden insanları unutmuş oluyoruz. Koşarak gidilen bu yolda kısa bir soluklanıp herkese faydalı olan bir iş yapmak istiyorum bu sene.

Bir diğeri; daha iyi bir iş arkadaşı olmayı diliyorum mesela;

Her sabah yüz yüze baktığında kafanı çevirdiğin insanlardan değil de, beş dakikalık arada bile şarkı sözünü bulamadı diye üzülen ve dert edinen arkadaşlarımla daha çok vakit geçirmeyi diliyorum mesela. Bilgi ile kibir arasındaki o ince çizgiyi de umuyorum ki herkes bilir.

Parçalara bölünmeden yaşamayı diliyorum mesela. Kimseyi de parçalamamayı. Affedebilecek kadar erdemli ama kimsenin hatalarına bin değil bir nilüfer bağışlayacak kadar da değersiz hissetmemeyi amaçlıyorum. 


Bıktım dediğimde yanıma koşan dostuma,
Yan yana yürüyebileceğime inandığım tüm arkadaşlarıma,
Senemin güzelleşmesini sağlayan Ada’ya,
Sosyal medya demeden edindiğim, paylaştığım, zaman zaman mektuplaştığım herkese,
Hatıralarımın bedeli saçıma düşen iki beyaz tel saça,
Bana bir gün orada yaşarım dedirten Lüksemburg’a,
Hiç bilmediğim yerlerde eğlendiğim bir avuç insana,
Her sokağını ayrıca sevdiğim ve asla unutmak istemeyeceğim Amsterdam’ın o karlı kış gününe,
Mustafa Amca’nın hiçbir abartılı yemeğe değişmeyeceğim tostuna,
Kısaca beni büyüten ve kalbime dokunan herkese ve her şeye teşekkür ediyorum.
Ve herkese umut dolu bir yıl diliyorum. Hayat bu. Yolun bir yerinde kesişiriz yine!


Hoşça bakın zatınıza! J

1 Mayıs 2017 Pazartesi

SALIMTRAK- Nerede O Eski Bloglar?

En son ne zaman buralara uğradım? 
En son ne zaman blog komşularımı ziyaret ettim? 
Sahi eskiden blog komşuluğu vardı; blog arkadaşlığı, okuma arkadaşlığı, mektup arkadaşlığı...

Zaman geçtikçe unuturduk olduk bütün bunları. Sadece bunları desem yalan olur. Kendimizi unuttuk. Tam olarak insanlığımızı... Peki ama nerede? 

Tam da bugün. Sosyal medya hesaplarında!

Şimdi dönüp her şeyin başladığı yere dönersek sorunu çözemez, kendimizi kedinin oynadığı o yumağın içerisine atmış oluruz. Halbuki gün ve gün kendimizi bu kaosun içerisine sürüklerken hiçbir etki altında kalmadan kabul ettiğimiz hesaplarımız gün geldi bizi oradan oraya sürükleyen tasmalarımızın ucunda kaldı. 

Şimdi dönüp neden bunları anlattığımı merak ediyorsanız eğer; sizlerin de bilinçsizleştiği şu günlerde sosyal medya bağımlılığından bahsetmek istiyorum. İşin sağlık, radyasyon boyutundan çoktan terfi ederek psikolojik rahatsızlık haline gelen boyutuna değinmek istiyorum. Poyraz Karayel izleyenleriniz bilir; Zülfikar'ın bu sistem konusundaki yakınmaları ekran karşısında izleyenlerin hayatlarından alınma bir hayat dersi niteliğini taşıyordu. Yani tam olarak önce sizi muhtaç edip sonra size çözümü sunan bir sistemin içerisinde yok olmaktayız...

Keşke sadece bununla bitse. Ama bitmiyor. İhtiyaç dışı veya gelir dışı harcamaların kaynağı sosyal medya. İhtiyacından fazlasına göz gezdirmeye meraklı bu insanoğlu yine bu noktada tuzağa düşmektedir. 

Özellikle son günlerde hayli popüler olan makyaj ve gezi kanalları insanları olduklarından daha aciz hissetmelerini sağlamaktadır. Size satılan göz altı kapatıcısının aslında göz altlarınızı nasıl morarttığının farkında bile olmazsınız. Çünkü X kişisi bunu önermiştir. Başka bir şeyi değerlendirmek gerekir ise, bugün Amsterdam gezen çiftimiz haftaya Paris'e gidiyor ondan sonraki hafta şuraya sonra başka bir yere. Herkes (ben de dahil) bu insanlara imrenerek bakıyor ve yıllık 14 iş günü alabileceğimiz izinlerimiz için arayışa geçiyoruz. Zaman zaman 'değirmenin suyu'nun nereden geldiğini düşünüyoruz. Ve zamanla fark etmeden kendi hayatımızın nimetlerinden soğuyup normal şartlarda stabil süren hayatımızda mutsuz olup depresyona sürükleniyoruz. 

Şimdi arkamıza dönüp baktığımızda eskiden blogların meydan okumaları, okunan kitap yorumları, blog komşuluğunun şimdilerde bir hayli azaldığını görüyoruz. Eskiden beğendiğimiz gönderilerin altlarına güzel sözler, takdir, tebessüm bırakırken şimdilerde kin, nefret, normal hayatta sosyal anlamda sıfır olan bireylerin istilalarına şahit oluyoruz. Zaman zaman (özellikle Youtube'da) bana denk gelen saçma sapan yorumları gördükçe sinirleniyorum. Daha sonradan bu insanların hayatlarının bir yerlerinde ezildiklerini düşünüyorum. Hayatta buna hep inanmışımdır. Yemek yemek için bir yere gittiğinizde insanların garsonlara davranışlarından, pazardaki satıcılara davranışlarından, esnafa davranışlarından, doktora,sucuya hatta ve hatta hayvanlara davranışlarından bile bunu anlayabilirsiniz. 

Bakın yine gerçek hayat örneklerine daldım bile. Bunlar hep buralara özlemden. Vakti zamanı insanlar bu denli nefret ile dolmadan, birbirimizi kırmaya korkar olduğumuz, çöp toplayanlara kolay gelsin denilen, su alırken teşekkür edilen, çarpışıldığı vakit de özür dilenen, metro çıkışında kedi köpeklere dahi günaydın dediğimiz o günlere özlemden sevgili okur... 

Sahi dönemez miyiz buralara? 
Yarın daha çok bir şeyler okuyup daha az telefon kullanamaz mıyız?
Blog meydan okumaları yapamaz mıyız? 


Umudumuzu kaybetmeyelim...
Umut belki yarında gizlidir. 

Hoşça bakın zatınıza! 


28 Ocak 2017 Cumartesi

KİTAP YORUMLARI#16- HASAN ALİ TOPTAŞ/ KUŞLAR YASINA GİDER

Herkese kocaman merhaba sevgili edebi dostlarım,

Sussam olmuyor susmasam olmaz adlı şarkıdaki durum şu an benim durumum ile bağdaştırılabileceği için daha fazla dayanamayarak bu yazıyı hazırlamaya karar verdim. Gerçi yarın da bir video çekeceğim ama yine de yine yine yeniden bloguma hoşgeldiniz!!!!

Merasimi geçtikten sonra sözüm ona bu kitaptan bahsedeceğim sizlere. Daha ilk görüşte aşık olduğum, içimde okumam için hisleri ayaklandıran daha baskıdan yeni çıkmışken karşılaştığım bir kitap: KUŞLAR YASINA GİDER.

Olayı baştan belli olan kitaplarda okuru diri tutmak şu edebiyat dünyasında mümkün olduğu ölçüde zor. Bu bağlamda yazarın yaptığı tam da bu olayı harika bir şekilde başarıp okuyucuyu kendi ruhundan vurarak yumuşak dili ile kendine hayran bırakmak... Kitabın yorumuna başladım belki ama yazar hakkında da izniniz ile birkaç şey söylemek isterim. Zira hayatımızda böyle mütevazi yazarlara çokça rastlamak mümkün değil. Belki bunu soğukluk olarak algılayan bir kesim vardır ama fuar dolayısı ile kendisi ile sohbet etme fırsatına eriştiğimde anladım ki, Hasan Ali Toptaş'ın hayattaki yegane emeli kendi içine sinen ve tam da buna paralel okurlar taşımak. Tabir etmem gerekir ise fuarda kıyamet gibi sattı bu kitap. Belki yeni çıktığı için belki imza için belki de gerçekten yazarı benimseyen okuyucuların hevesi için. Lakin kendisini tanıdıktan sonra şunu söyleyebilirim ki yazarın en değer verdiği şey 'Huzur'. Nereden mi öğrendim? Kitap(lar)ımı imzalarken söyledi. Huzurlu bir gelecek diledi. Hayran hayran bakarken gülümseyerek;
- Hayattaki en önemli şey huzur değil mi zaten? dedi. İşte o an kalbimi çalan sadece kitabı değil mütevazi kişiliğinin de olduğunu anlamış oldum.

Kitaba geri dönersek, bu kitabı tek okuduğunuzda algılarımız bir baba-oğul romanına doğru ilerliyor. Fakat şu an Harfler ve Notalar kitabını okuduktan sonra bu kitabın otobiyografik bir roman niteliği taşdığını düşündüm. Daha sonradan ise yazarın bir röportajında bahsettiği not aklıma geldi. Yazar söylemediği sürece o otobiyografik roman olarak adlandırılamazmış.

Doğu'nun Kafkası olarak yakıştırılan yazar bu kitabında analodoluyu sakin ve huzurlu bir dille betimlemiş. Temelinde beklenen sona yaklaşılan fakat bu süre zarfında da okura anlattıkları ile gözyaşlarını tutmaması için elinden geleni yapmış adeta. Herkesin kendinden, hayatından, babasından, dedesinden bir şeyler bulacağı bu kitapta yazar adeta bir resmi okura hissettirmiş. Ankara- Denizli arası geçen roman, içten içe kalbinizi sızlatacak cinsten olmuş anlayacağınız...

Hala okumadıysanız ölmeden önce okunacaklar listenize edinin bir tane.

Hoşça bakın zatınıza!